Ortadoğu Gazetesi

FİNANS PİYASALARINDAKİ TEDİRGİNLİK

Celal TAŞDOĞAN / 2017-12-17 09:29:08

ABD merkez bankasının (FED) faiz artırım kararı ve 2018 yılında da faizleri artıracağına dair beklentilerin oluşması, kısa vadeli sermaye ihtiyacı yüksek olan ülkelerin zor bir dönemin başında olduklarını ilan etmiş oldu. 2018 yılında kısa vadeli sermaye musluğunun kapandığı bir döneme hazırlık yapılması ve adımların buna göre atılması henüz geç kalınmamıştır. 

Türkiye'nin 2018 yılı için öngörülen döviz ihtiyacı yaklaşık 213 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir. Cari açık sorunu ve hatta "yüksek büyüme" hedefinin cari açığı daha da artıracağı göz önünde bulundurulduğunda dış ticaret ile bu döviz ihtiyacının karşılanamayacağı kesin gözükmektedir. 

Bu kadar yüklü döviz girişini diğer faaliyetlerden (turizm, hizmet ve transferler) kazanmayı beklemek çok mümkün olmadığına göre bu ihtiyaç ya doğrudan sermaye girişi ya da portföy yatırımları denilen kısa vadeli sermaye girişi ile sağlanacaktır. Döviz kurlarının istikrara kavuşmadığı bir durumda kısa vadeli sermaye girişi beklentisi gereğinden fazla bir iyimserlik olarak okunabilir. Netice itibariyle 2018 yılında döviz ihtiyacı oldukça yüklü olan özel sektörün ve bankaların döviz talebini mevcut koşullarda durdurmak pek mümkün gözükmemektedir. 

Merkez Bankası'nın bir nevi kur garantisi vererek döviz talebini frenlemeye çalışması yeterli olmayınca bu defa 14 Aralık 2017 Para Politikası Kurulu toplantısında geç likidite faiz oranlarında bir artış yaparak kurları baskı altına alabileceği varsayılmıştır. Piyasalar ise bunu yeterli görmeyerek döviz talebine devam etmiş ve kur bir miktar daha yükselmiştir. 

Finans piyasaları faizlerin artırılması konusunda her platformda beklentilerini dile getirmektedir. Onlara göre artan faiz oranları TL'nin değerini artıracak ve kurlar üzerinde bir baskı oluşturacaktır. Görülüyor ki Merkez Bankası'nın faiz oranlarını onların beklediğinden daha az artırmasıyla birlikte aynı cephe yeniden faiz artışı tartışmasına başlamıştır. Finans piyasalarının sözcüleri kendi açılarından haklı gözükmekle birlikte bu taleplerinin kısa vadeli bir çözüm olduğunu, esasında böyle bir uygulamanın 2018 yılında sürekli faiz artışına zemin hazırlayacağını elbette görmezden gelmektedir. 

Hükümet açısından faiz artırımı en son çare ve hatta mümkünse hiç kullanılmaması gereken bir enstrüman olarak görülmektedir. Bunun iki nedeni olduğunu söyleyebilirim; Birincisi yükselen faizlerin borçlanarak tüketen bir ekonomide büyümeyi frenleyeceği ve durgunluk yaratacağı, ikincisi ise 2017 yılından itibaren başlayan yüksek kamu açıklarının sürekli bir borçlanma artışına neden olacağı gerçeğidir. 

2018 yılı için hükümetin yüksek büyüme, yüksek kamu açığı ve daha yüksek cari açığı göze aldığı ve bunun gereğini yapacağı söylenebilir. Yüksek büyüme için her türlü maliyete (özellikle bütçe açığına) katlandığımız 2017 yılında yapılan teşviklerin 2020 yılına kadar devam ettirileceği daha fazla istihdam için neredeyse işe alınanların maaşlarının kamu tarafından ödeneceği beklentileri oluşturulmaya başlanmıştır. 

Bu teşviklerin geçici olacağı söylenmişken tekrar devam edileceğinin söylenmesi, maliyetinin kamu bütçesine yüklendiği bir büyüme arzusunu açığa vurmaktadır. Elbette bu tür bir risk kısa vadede alınabilir ancak kamu harcamalarını özel harcamalar yerine ikame etmek ve bunu da borçlanarak sağlamak çok değil birkaç yıl içinde sürdürülemez hale gelecektir. 

Üretime dayalı uzun vadeli çözüm yerine harcamalara ve borçlanmaya bağlı tüketim odaklı bir büyüme tercihi, ekonomi yönetimi açısından kısa vadeli politik kazanımların rasyonel aklın önüne geçtiğini ispatlamaktadır. 

Bir an için şöyle düşünelim; özel sektörün harcama kapasitesinin azaldığı ve borçlarını ödeme telaşı içinde olduğunu gören kamu kendi bütçesinin zorlayarak ve borçlanarak tüketim çarkını çevirmeye çalışmaktadır. Bu hedef nedeniyle de faiz oranlarının artmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Finans piyasası ise yükselen enflasyon nedeniyle artan belirsizliği, yaklaşan yüklü döviz ödemelerini hesaba katarak faiz artışına ihtiyaç duyduğunu iddia etmektedir. Reel sektör ise hükümetin vereceği desteklerle istihdam yaratacağını ve çarklarını çevireceğini hesaplamaktadır. 

Bu durumda hükümetin ve reel sektörün meseleye bakış açısı aynı görünmekle birlikte finans piyasaları bu durumdan memnun değildir. Finans piyasası açıkça şunu beklemektedir. Büyümeden fedakarlık edilerek faizleri artırıp enflasyonu frenlediğimizde saplandıkları borç batağından kurtulmaları mümkün olacaktır. En azından kur riskini azaltacak tedbirlerin kendilerini koruyacağını düşünmektedirler. Görüldüğü gibi Türkiye'deki gelişmeler finans piyasalarının beklentilerini karşılamaktan hayli uzaktır. 

Buradaki soru finans piyasasının (büyük ölçüde bankaların) hükümetin politikası karşısında ne kadar dayanabileceği ile ilgilidir. Kanaatimce sermaye hareketlerinin serbest olduğu, ABD'nin sürekli faiz artırımı yapacağı, enflasyonun öngörülenden daha yüksek olduğu, Türkiye'nin önündeki konjonktürel dalgalanmaların yaratacağı belirsizlikler bir arada düşünüldüğünde finans piyasalarını zor günler beklemektedir. 

Aslında hükümetin kamu harcamalarını artırması ve kamu borcunun büyütmeye başlaması finans piyasalarının memnun olması gereken bir durumdur. Ellerindeki kaynakları kamuya borç vererek değerlendirecekleri bir ortamdan neden şikayet ediyorlar sorusu akla gelmektedir. Buradaki sorunları faizin düşük olması, yükselen ve düşme ihtimali de zayıf görünen enflasyonun olduğu bir durumda reel getirilerinin negatife dönecek olmasıdır.  Bir de üstüne kısa vadeli sermaye girişinin zayıfladığı bir dünyada ucuz kaynak bulmaları mümkün gözükmemektedir. Birazcık karlarından fedakarlık etmeleri sık sık tavsiye edilmektedir. Aslında onlara verilen mesaj açıktır, hem kaynak yaratın hem de başınızın çaresine bakın ilerde enflasyonu düşürebilirsek ne ala, düşüremezsek bu gemide birlikteyiz. 

Sonuç olarak finans piyasaları için hesap kesilmiştir. 2018 yılının ilk üç ayı için ortaya çıkacak gelişmeler finans piyasalarının bu hesabın ne kadarına razı olacağını gösterecektir. Yüksek enflasyon yüksek faiz sarmalı oluşmaması için üç aylık performansa bakmak ve yılın ikinci döneminde düşük enflasyon düşük faiz olup olmayacağını beklemek gerekmektedir. 

Harcamalara dayalı yüksek büyüme hedefi varken enflasyon ve faizin düşük kalabilmesi tamamen dış kaynak girişine bağlı olduğu için ilk üç aydaki dış kaynak sorunu da önemli bir ipucu olacaktır. 

 




 


Diğer Makaleleri

- YÜZDE 5 ENFLASYON TEMENNİ Mİ HEDEF Mİ? / Tarih : 2017-12-11 08:35:17
- KRİZLERİN NEDENİ DIŞ ETKİLER İSE ÇÖZÜM NE? / Tarih : 2017-11-27 08:30:45
- BORSANIN ARTIŞI ÜRETİME NEDEN YANSIMIYOR? / Tarih : 2017-11-20 08:28:10
- BEKLENMEYEN BİR ENFLASYON VAR İSE BEKLENEN NE? / Tarih : 2017-11-14 08:40:37

Diğer Celal TAŞDOĞAN Makaleleri :