Ortadoğu Gazetesi

2017 YILINA GİRERKEN DÜNYA, BÖLGEMİZ VE TÜRKİYE-III ORTADOĞU'NUN SORUNLARINDA YENİ DÖNEM VE TÜRKİYE

İsmail Özdemir / 2016-12-30 08:48:00

2016 yılında Türkiye'yi öncelikli olarak ilgilendirecek şekilde gündemden düşmeyen ana bölge kuşkusuz ki Ortadoğu oldu.

Suriye krizine ilave olarak Irak'ta etnik ve mezhep temelli görülen ayrışmanın yeni bir kolu Yemen'e de sıçradı. Arap Baharı'nın getirmiş olduğu yıkım ve kaos hala bu bölgede tabir yerindeyse taşları yerine oturtmadığı gibi, nice problemi de beraberinde doğurdu.

Arap Baharı'nın ortaya çıkışından bu yana en şiddetli çatışmaların, insanlık dramlarının ve çöküşün yaşanmış olduğu dönemse yine kuşkusuz 2016 yılı olmuştur. Zira toplumsal hareketlilikler ve ayaklanmalara ilave olarak iç karşılıklılıklarla devam eden sorunlar, akabinde vekâlet savaşlarını doğurmuş, sonrasındaysa bölgesel ve küresel güçlerin aynı sorunlara aktif bir şekilde müdahalede bulunmasıyla bu zamana dek süregelmiştir.

Sorunlara taraf olan çevrelerin çoğalması ve aktif müdahale sahasının ortaya çıkması meselelerin çözümüne şimdiye dek somut bir katkı sağlamadığı gibi, çatışmaların daha da derinleşmesine yol açmıştır.

Terörizm tehlikesi anlaşmazlıkların arttığı, istikrarsızlığın geçen yıllara nazaran ivmesinden bir şey kaybetmediği dönemde hem doğduğu coğrafyayı tehdit etmeyi sürdürmüş, hem de başta Türkiye olmak üzere çevre ülkelere sıçrama ve Avrupa örneğinde görüldüğü gibi daha geniş bir alana yayılma tehlikesini bünyesinde hala barındırmakta olduğunu göstermiştir.

Bu nedenle yeni bir yıla girerken, mevcut sorunların çoğunluğunun Ortadoğu'da devam edeceği şimdiden belli oluyor. Suriye ve Irak'ın ardından Yemen'de baş gösteren savaş, daha geniş çaplı, mezhep esaslı bir çatışma tehlikesini Ortadoğu'nun geçmişe nazaran daha ciddi şekilde bünyesinde barındırdığını işaret ediyor.

Böylesi bir dönemde ABD'nin yeni seçilen başkanının, Ortadoğu siyasetinde ABD'nin bu zamana kadar alışılagelinmiş politikalarının dışında yeni bazı yaklaşımlar sergileyebileceğinin anlaşılmasıyla beraber -Suriye krizi başta olmak üzere- krize taraf olmuş ülkeler arasında yeni perspektiflerin ve uzlaşma kanallarının doğması da görülmeye başlanmıştır.

Türkiye böylesi bir dönemde egemenlik haklarından taviz vermeden, bölgede yaşanması ihtimal dâhilinde olan mezhep temelli çatışmalardan uzak kalmayı başarabilmeli, mezhep temelli bir perspektif sergilemekten kaçınmalıdır. Türkiye'den başka hiçbir çevreden destek ve güç bulmayan, arama gereği de hissetmeyen Türkmenlerin haklarını koruma konusundaysa kararlı bir duruş sergilemelidir. 

Sorumluluk sahasının genişlemesiyle beraber siyasi sorumluluk üstlendiği ve üstleneceği yerlerdeyse arabulucu konumunu doğru, ölçülü ve yerinde kullanabilmelidir.

 

 

SURİYE KRİZİ ÇÖZÜME ULAŞTIRILABİLECEK Mİ?

Halep'in, Türkiye-Rusya anlaşmasından sonra rejim güçlerinin kontrolüne girmesi ve sivillerle beraber silahlı muhalif güçlerin bu şehirden İdlip'e tahliyelerinin sağlanmasıyla beraber Suriye krizinde yeni bir dönemin başladığı anlaşıldı. Zira bu zamana dek Suriye'de ister BM girişimi, isterse ABD-Rusya ortaklığıyla olsun, çok sayıda ateşkes uzlaşmasına varılmasına karşın, neticede başarı elde edilememişti. Bu nedenle Halep ile beraber başlayan ve rejim güçleri ile muhalifler arasında makul bir yol bulma çabaları ümit verici bir gelişme olarak nitelendirilmiştir.

Nitekim oldukça zor da olsa, Halep konusunda varılan uzlaşıdan sonra Moskova'da bir araya gelen Türkiye, Rusya ve İran gibi krizin aşılmasında sorumluluk üstlenen üç ülkenin varmış olduğu yeni mutabakat, Suriye krizinin sonlandırılmasına yönelik şimdiye kadar en geniş kapsamlı olabilecek ve ümit var eden bir gelişme olmuştur.

Buna göre üç ülke Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması gerektiği konusunda hem fikir olmuştur. Diğer yandan önceliğin rejimin gönderilmesi değil, terörizmle mücadele olduğu ifade edilmiş, IŞİD ve El Nusra terör örgütleri öncelikli hedef olarak benimsenmiştir. Ayrıca bu üç ülke Suriye'de kalıcı bir ateşkesin tesis edilmesi konusunda "garantör" olarak birbirleri nazarınca kabul edilmiştir.

ABD'nin ilk kez masada olmadığı böylesi bir mutabakatta, somut adımların atılması için rejim ile muhaliflerin Kazakistan'ın başkenti Astana'da bir araya gelmeleri kararlaştırılmıştır. Yani önümüzdeki yıl Suriye krizinin siyasi yollardan çözümüne dair önemli gelişmelerin görülebileceği bir dönem olma vasfını bünyesinde barındırmaktadır.

Türkiye açısından Suriye ile ilgili olarak krizin genel görünümünde "ihtiyatlı bir iyimserlik" hali ortaya çıkmakla beraber sınırlarımızı terör unsurlarından temizlemeye yönelik 24 Ağustos 2016'da başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı sebebiyle ayrı bir özellik ve önem de vardır.

Gerek IŞİD'in Kilis örneğinde görüldüğü gibi sınır ötesinden topraklarımızı roketlerle hedef almasının önüne geçmek, gerekse PKK'nın Suriye uzantısı olan PYD'nin Irak'tan başlayıp güney sınırımız boyunca uzanan bir alanda "koridor kurma" çabalarına engel olmak üzere başlatılan askeri harekâtın en önemli gelişmelerinin 2017 yılı içerisinde ortaya çıkacağı anlaşılmaktadır.

Şimdiye kadar Batı-Doğu düzlemi boyunca Azez-Cerablus arasında kalan bölgede, sınırımızdan güneye kadar olan düzlemdeyse El Bab istikametine kadar olan yaklaşık 2 bin kilometrekarelik alanda tesis edilen terörden arındırılmış güvenli bölge kuşağının El Bab'ın da IŞİD'ten arındırılmasının ardından daha da genişleyebileceği, genişlemesi gerektiği açıktır. 

Uzun süreden bu yana ABD'nin, Türkiye'ye söz vermesine rağmen Menbiç'teki PKK-PYD unsurlarını bu yerleşim biriminden uzaklaştırmamış olması, resmi kanallardan yapılan açıklamalarda dikkate alındığında El Bab'dan sonraki hedefin Menbiç olacağını işaret etmektedir. Buna ilave olarak önümüzdeki yıl içerisinde sınırlarımıza yakın düzlemde bulunan PKK-PYD kontrolündeki diğer bazı yerleşim yerlerini de içerisine alacak şekilde Fırat Kalkanı Harekâtı'nın genişletilmesi kuvvetli bir ihtimaldir. 2016 yılının son dönemlerinde Türkiye'de PKK tarafından gerçekleştirilen bombalı eylemlerde bulunan teröristlerin eğitiminin ve kullanılan patlayıcıların hemen hepsinin Suriye'den temin edilmiş olması göz önünde bulundurulduğunda, harekâtın genişlemesinin bir zorunluluk olduğu sonucu karşımıza çıkmaktadır.

ABD'nin koltuğunu devretmeye hazırlanan başkanı Obama'nın, giderayak Suriye'de başta PKK-PYD olmaz üzere bazı muhalif gruplara "hava savunma füzeleri" dâhil olmak üzere kimi gelişmiş silahların verilmesi kararını alması, Astana'da sürdürülecek olan barış görüşmeleri ile Türkiye'nin meşru gerekçelerle gerçekleştirdiği askeri harekâtını tehdit eden bir konu olarak dikkat çekmektedir. Elbette göreve yeni gelecek olan Trump'ın takınacağı tutum da bu anlamda etkileyici bir etkiye sahip olacaktır.

Türkiye böylesi bir dönemde meşru haklarının sonuna kadar takipçisi olması gerektiği gibi Türkmenlerle ilgili politikalarında da kararlı bir duruş sergilemelidir. Suriye mutlaka aradığı huzura kavuşturulmalıdır ancak bu ülkede yaygın ve yoğun bir şekilde yaşayan Türkmenlerin beklentilerinin karşılanmadığı, milli varlıklarının görmezden gelindiği bir neticenin sağlıklı sonuçlar doğurmayacağı unutulmamalıdır. Bu nedenle Astana'da başlayacak olan müzakerelerde Türkmenlerin güçlü bir temsil ile masada var olmalarını sağlamak gereklidir.

Son olarak İran'ın bölgede bulunan çok sayıdaki milis gücünü bundan sonraki süreçte nasıl kullanacağı da ayrı bir önem taşımaktadır. Zira gerek bu yapıların homojen olmayışı ve sayılarının fazlalığı, gerekse İran'ın Rusya'ya nazaran Esad lehine daha keskin bir tutum benimsemiş olması ve Irak-Suriye düzleminde bir kuşak yaratma hedefi Suriye krizini önümüzdeki yıl etkileyebilecek bir diğer önemli konudur.

ÇÖZÜLMEYE BAŞLAYAN IRAK

Suriye krizinin doğrudan etkilediği ve en ciddi biçimde tesir altında bıraktığı ülkelerin başında kuşkusuz ki Irak geliyor.

Saddam Hüseyin'i devirmek üzere 2003 yılında ABD tarafından başlatılan işgal sonrasında ülkede artan etnik ve mezhepsel ayrım, Suriye krizinde IŞİD'in ortaya çıkması ve Musul dâhil çok sayıda önemli yerleşim birimini ele geçirmesiyle çatışma haline dönüşmüş ve daha da derinleşmiştir.

Irak merkezi hükümetinin siyasi ve askeri yönden yetersiz kalması özellikle İran'ın ülke içerisinde istediği manevraları yapmasına yol açmış, ülkenin kuzeyinde bulunan yönetim ise bağımsızlık söylemlerini artırmaya koyulmuştur. Devrim Muhafızlarına bağlı olan çok sayıda üst rütbeli ismin koordinesinde kurulan Haşdi Şabi isimli oluşum böylesi bir dönemde ortaya çıkmış, kimi Sünni yerleşim birimlerinde IŞİD bahanesiyle sivil halk üzerinde son derece acımasız eylemlere girişmiştir.

İlave olarak PKK terör örgütü Kandil'in ardından Musul'un batısına, Suriye sınırında bulunan Sincar dağında yeni kamplar inşa etmeye başlamış, bu ölçüde hem Irak merkezi hükümetinden, hem de ABD'den önemli ölçüde destek bulmuştur. Hatta kimi zaman PKK'nın Kerkük başta olmak üzere Türkmen nüfusa sahip yerleşim birimlerinde görüntü vermeye başlaması da bazı kuşkuların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Böylesine karmaşık bir dönem içerisinde hesaplar kızışırken ABD'nin çabalarıyla başlatılan Musul operasyonunda ilk aşamanın tamamlandığı bilgisi paylaşılırken, bu şehrin alınmasının sanıldığı kadar kolay ve kısa süreli olmayacağı anlaşılmıştır. Ancak şimdiden "paylaşım" savaşına giren neredeyse her çevrenin benimsediği düşünce Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasına dair beklentileri git gide ortadan kaldırmaya başlamıştır.

Ayrıca Türkiye'nin Tel Afer, Kandil ve Sincar başta olmak üzere egemenlik haklarından kaynaklanan hassasiyetleri Irak merkezi hükümeti tarafından görmezden gelinirken, Başika Üssü'nün ikili ilişkilerde sürekli bir sorun haline dönüştürülmesi 2017 yılında Irak'ın gündemden düşmeyeceğinin işaretini vermektedir.

Irak merkezi hükümeti Haşdi Şabi'yi "yasal bir oluşum" altında kabul görürken, son çabalarla birlikte PKK'nın Sincar'daki kolu YBŞ isimli örgütü de bu kılıf altına sokma çabaları Türkiye açısından kabul edilemeyecektir. 

2016 yılında yapılan son Milli Güvenlik Kurulu kararlarına bakıldığında Türkiye'nin Irak'ta cereyan eden olayları yakından takip edeceği anlaşılmaktadır. Ayrıca yine Irak sınırına yönelik gerçekleştirilen yoğun askeri sevkiyat da beraberinde düşünüldüğünde, şayet Türkiye'nin milli egemenlik haklarından kaynaklanan ve ilan ettiği hassasiyetlerinin aksi seyrinde olan bazı görüntülerin ortaya çıkması halinde Suriye'de olduğu gibi Irak'ta da benzer bir askeri harekâtın yaşanması ihtimal dâhilindedir.

Bölgede Barzani yönetimi ile PKK arasında özellikle Sincar'dan kaynaklanan gerginliğin ne derecede gerçekçi olduğu da yine 2017 yılının ilk dönemlerinden itibaren gözlemlenebilecekken, Türkiye'yi yönetme sorumluluğu taşıyanların bu gerçeği göz ardı etmeden, ülkemizin meselesi olan konuları başka mecralara bırakmanın gelecekte daha ciddi sorunlar doğurabileceğini düşünmelerinde fayda vardır.

Suriye konusuyla birlikte Türkmen hassasiyeti Irak'ta gösterilmesi, Ortadoğu'nun bütününe dair genel bir bakış açısıyla beraber değerlendirilmelidir. Özellikle Tel Afer'de soykırım tehlikesi yaşamakla yüz yüze kalan soydaşlarımız için icap olan ne varsa yapılacağı, art niyet taşıyan her çevrelere gösterilmelidir.




 


Diğer Makaleleri

- KKTC VE TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ YENİ YOL / Tarih : 2017-07-21 10:11:02
- SURİYE'DE BUNDAN SONRASI DAHA KARIŞIK / Tarih : 2017-07-10 10:20:43
- IŞİD SONRASI İÇİN ÇATIŞAN HESAPLAR / Tarih : 2017-07-03 09:59:23
- Suriye'de Restleşmeler Arttı / Tarih : 2017-06-21 10:06:56
- SURİYE'Yİ NASIL BÖLMEYİ PLANLIYORLAR? / Tarih : 2017-06-16 10:15:20
- ORTADOĞU'DA NELER OLUYOR? / Tarih : 2017-06-09 09:55:05
- Katar'a Yönelik Diplomatik Ablukanın Sebepleri / Tarih : 2017-06-07 10:08:44
- TRUMP'LI ABD NEREYE DOĞRU? / Tarih : 2017-06-05 09:58:18
- YAKLAŞAN FIRTINA ÖNCESİ SURİYE VE ORTADOĞU / Tarih : 2017-06-02 09:56:50

Diğer İsmail Özdemir Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  İleri »