Ortadoğu Gazetesi

DARAĞACINA OMUZ OMUZA GİDEN İKİ YİĞİT

Sezer YOZGAT / sezeryozgat@gmail.com 2017-06-05 09:56:40

Halil Esendağ ve Selçuk Duracık…

İdama beraber giden iki ülkü gülü, iki can, iki yürekti onlar… 4 Haziran'ı 5 Hazirana bağlayan gece sabaha karşı İzmir Buca Kapalı Cezaevinde idam edildiler.

 

Yiğitlerden biri Halil Esendağ'dır. Manisa'nın Saruhan ilçesine bağlı Gözlet köyünden olup, Turgutlu'da yaşamaktadır. 21 yaşındadır. İdam edildiği zaman daha yeni evlidir. Ülkücülük suçundan birkaç kez cezaevine girip çıkmıştır. Turgutlu'da yaşanan bir olayda komünistler olayı yapanın Halil olduğunu polise ihbar ederler. Halil'in evine gelen polis, babasından Halil'in evde olup olmadığını, bir an önce gelip emniyete teslim olmasını söylerler. Babasının verdiği cevap her şeyi ortaya koymaktadır. Oğlum zaten cezaevindedir der. 

 

Yiğitlerden diğeri Selçuk Duracık'tır. Yugoslav göçmeni olan bir ailenin çocuğu olup, Manisa Turgutlu'da ailesiyle beraber yaşamaktadır. Pazarcılık işiyle iştigal olup, önceden birkaç defa çeşitli suçlamalarla cezaevine girip çıkmıştır. Turgutlu Ocak Başkanı ve 5 arkadaşının şehit edildiği olaya adı karışan bir fırıncının öldürülmesi olayında misillemeyi yapan kişi olarak itham edilir aranmaya başlanır. 

 

Arandığı dönemlerde babasını ve ailesini polisin rahatsız ettiğini işiten Duracık, yakın arkadaşlarına "Teslim olmak istiyorum, zira suçsuzum, şahitlerim var. Mahkeme adil davranırsa ithal ideoloji maşalarına tevessül etmezse cezaevinde fazla kalmam, hem evi çok üzdüm hem de nişanlımı. Daha fazla huzursuz olmalarını istemiyorum" der gider teslim olur. 

 

12 Eylül adaleti dağıtan hâkimlerce İzmir 2 Nolu Askeri Mahkemesinde idam kararı verilir.

 

Mahkeme idam verince Selçuk Duracık'ın sesi duyulur. "Durun nereye? Hâkimler bir an durup arkalarına bakarlar. Selçuk yüksek sesle haykırır "Tamam, ceza verdiniz kendinizce bir hükme vardınız. Ancak insan bir geçmiş olsun der, kulun verdiği ceza çabuk geçer hükmü yoktur. Yeter ki Allah (c.c.) ceza vermesin" der. 

 

Yazıma Yusufiyelilerden Nizamettin Coşkun'un Eylül'de Gel Dediler eserinde Mehmet Beyzade'nin anısı olarak geçen o günleri yaşamış bir ülkü yiğidinin ağzından sizlere sunmak istiyorum. 

1983 yılının Mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim. 

 

Yol boyunca tam bir ölüm mahkûmu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisiyle bakmıştım... 

 

İçimde bir his bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha görmeyeceksin diyordu. Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim.

 

Mahkeme saatine kadar, kapı altı tabir edilen, mahkemeye giden tutukluların toplandığı yerde bekletilecek, mahkemeden sonra da verilen karara göre ya yeniden Konya ya gönderilecek ya da Buca Cezaevinde kalacaktım.

 

Beni en çok sevindiren, aylar sonra Bursa Cezaevinde bulunan arkadaşlarıma kavuşmam olmuştu.

 

İhtilalden 3 yıl sonra, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkânı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, birkaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ve Selçuk Duracık'ı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum. 

 

Halil benim yargılandığım Manisa ÜGD davasında idamla yargılanıyor, başka bir davadan (Turgutlu) idam cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemelere getirilip götürülüyordu. 

 

Sabahın erken saatlerinde geldiğim Buca Cezaevinde hep onları düşünüyordum. İdam alan ve aylardan beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşlarımın halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum. 

 

Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklarla kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor, duygulu anlar yaşıyorduk. 

 

Koğuşlardaki tutukluların kapı altına alınması bittikten sonra, sıra ölüm hücresindeki arkadaşlara gelmişti. Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Kesinleşen ölüm cezasını nasıl karşılamıştı? 

 

Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır fırsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring aracına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil in eliyle kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gidinceye kadar yolda birkaç kelime olsun konuşma imkânımız olmuştu... 

 

O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düşüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil in tek kelimeyle; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor. Allah tan ne gelirse baş üstüne, diyordu... 

 

Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenlerden haberdar oluyordum... 

 

Bir arkadaş: 

 

-Gönderdiğimiz Gelinlikleri aldınız mı? diye sorunca 

 

- Aldık demiş. 

 

- Nasıl oldu deyince de: 

 

- Biraz uzun oldu deyivermişti... 

 

Sonraları mahkeme İzmir de kalmama karar verince ben de soruyu soran arkadaşlarla beraber aynı koğuşa konulmuş ve o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum. 

 

- Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım? deyince anlattılar: 

 

- Geçen mahkeme Halil, bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğunu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içeride kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi. 

 

Biz de koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik ama iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisinde diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz, onlara gönderdiğimiz kefenlerdir... 

 

Çok sonradan anlamıştım Gelinliklerimiz uzun geldi derken kefenleri giydiklerini, kim bilir kaç gece böyle Azrail i bekleyerek sabahladıklarını... 

 

Ayrıca şu satırları yazdığım sırada bile düşünmeden edemiyorum nasıl oluyordu da 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Hâlbuki tam o sıralar Türkiye de ve Avrupa da paralar toplanıyordu, ama nedense bir türlü cezaevlerine ulaşamıyordu. Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi saygın adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak??? 

 

Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil e sormuştum: 

 

- Nasıl bir gecede asılmak istersin? 

 

Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti... 

 

- Yağmurun hafif çiselediği bir gecede... 

 

Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapı altında Halil aramızdan alınmış, başka bir âleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum. 

 

BÜTÜN GECE BUCA YA RAHMET YAĞDI... 

 

İzmir'e geldikten birkaç gün sonra, yapılan istişarede koğuş başkanı seçilmiş, koğuşun düzen ve intizamını üstlenmiştim. Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular da mazgal deliğinden istedikleri gazeteleri alırlardı. Gazetelerimiz birkaç defa gelmemişti. Daha sonradan bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edileceğine dair haberlerin yer aldığı veya mahkûmlarla ilgili yeni düzenlemenin gündeme geldiği günlerde cezaevi idaresi gazeteleri vermez, böylece mahkûmların olay çıkarmasını da engellenmiş olurdu. 

 

Haziran ayı gelmiş, baharın bütün tazeliğiyle kendini gösterdiği günlerden biriydi. Ama o yıllarda bize bir türlü bahar gelmezdi. Şairin: Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim mısraları da bu sebeple dilimizden eksik olmazdı. 

 

O sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk Bir saat, iki saat derken, vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Gazeteler gecikince hepimizin içine de bir kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar? 

 

Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti. 

 

-Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil'le Selçuk u asacaklar! 

 

Koca koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşanmış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma, ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizlik, onlara ulaşamamak ve bu zor saatlerde onları teselli edememektendi... 

 

Acaba kararı radyodan duyunca ne demiş, ne yapmışlardı? Bütün bir koğuş tek yürek olmuş onları düşünüyor, onlarla ölümü paylaşıyorduk. Haberi aldıktan birkaç dakika sonra, mahkûmları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kuran bilenlere cüzleri dağıtarak, sabaha kadar Kuran okumalarını söyledim. 

 

Yapacağımız tek şey vardı: Dua ve Kuran la onlara ulaşmak. Saat 24.00 e kadar iki hatim indirdik. Saat 21.00 den itibaren de her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sela okumaya, Peygamber Efendimize salât-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesimin onların hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salât-ü selamları da o duygularla okuyordum... 

 

Cezaevlerinde idamların infazı 01.00 de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil in mahkeme salonunda söylediği sözler aklıma geldi... 

 

Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim.

 

Elimi koğuş parmaklıklarından dışarıya uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allah'ım bir yağmur Halil in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime: 

 

- Ah Halil im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı diye mırıldandım. Koğuş lal olmuş, göklerle birlikte Halil ve Selçuk'a ağlıyordu... 

 

Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, müdür çağırıyor demelerine uyandım. Müdür üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil in asılmadan önce her birimize ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize teslim etti. 

 

Hediyelerinden birini bana bırakmıştı. Gümüş yüzüğünü Murat Sancar isimli bir arkadaşa, eşyalarını da dağıtılmak üzere Salih Cerit'e bırakmıştı. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil ve Selçuk un son anlarında yazdıkları mektup bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişti. 

 

Daha sonra mazgala gelen bazı gardiyanlar da idamı anlatarak: 

 

- Bu gece bütün Buca ya rahmet yağdı demişlerdi. 

 

Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmiş, ikisi de sehpaya metanetle yürümüş, Kelime-i şahadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet salındıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisinin de yönünü kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan: 

 

- Halil'i indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı, biz böyle bir şey görmedik, diyorlardı. İnfazda bulunan Buca Muradiye imamı ise: 

 

-Bana hiç evliya gördün mü, diyen soranlara, Evet... Halil'le Selçuk'u gördüm" diyeceğim... demişti 

 

Halil'in bize emanet ettiği eşyalar, koğuş başkanı olduğum için bana teslim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum. Notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ayrıca, ölümle ilgili ayet ve hadisler, bir yığın ilmihal bilgisiyle ilgili notlar vardı. Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap veya iç çamaşırı sanmıştım. Açtım ve baktım ki: Etrafı oyalı yeşil bir başörtüsü. O an nasıl duygulandığımı, gözyaşlarımın nasıl boşaldığını anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu. 

 

Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir süre önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki, iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin bu başörtüsü onun dert ortağı olmuştu. 

 

Dağıtılabilir eşyalarını dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları, tahliye olunca evlerine ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir kahramanın niçin çıktığını anlamıştım. 

 

Eşyaları gönderdikten sonra takriben iki hafta sonra Halil in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle yazmıştı: 

 

Halil in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmışlar, Hz. Peygamberi bekliyorlar. Halil in annesi, hanım sahabelerden birine yaklaşıp soruyor: 

 

- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz! Hanım sahabe cevap veriyor: 

 

- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ'ın düğünü var. Nikâhını Hz. Peygamber kılacak, onun için bekliyoruz. 

 

Bu rüyayı kime okumuşsak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı. 

 

 

Bu satırları okuyan her ülkücünün gözleri dolar, içinden bir şeyler akıp gider. Mustafa'yı, Ali Bülent'i Fikri'yi Ahmet Kerse'yi, Cengiz'i, Cevdet'i İsmet'i tek tek idama götürenler İzmir de iki yiğidi beraber götürdüler yağlı urgana… Onlar Halil ve Selçuk'tular… Yolumuza ışık oldular. Soruyorum 

 

Son olarak Halil Esendağ ve Selçuk Duracık'ın İdamdan önce ortak olarak Ülküdaşlarına Hitaben Yazdıkları Mektubu Size Sunmak İstiyorum. 

 

Bismillahirrahmanirrahim.

Ol! Deyince bütün âlemleri olduran, her şeyin sahibi ve Mutlak hâkimi Cenab-ı RabbülÂlemi'ne sonsuz hamd ve senâ olsun. Selatü selam, Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Cenab-ı Allah'ın en sevdiği kulu ve Resul'ü ümmeti olarak şereflendirildiğimiz "O" en güzele Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimize sevgili aline, ashabına, Saadet-i Kiram ve gönüller sultanı Seyda (K.S.) hazretlerine cümle Evliya ve müminlere olsun inşallah.

 

EsselamünAleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühu. Pek muhterem abi ve dünya ve ukba kardeşlerimiz, gönüller dolusu sehvi ve hürmet hasretle kucaklaşır muhabbetle büyüklerimizin ellerinden, küçüklerimizin gözlerinden öper aciz şahsımız ve ehl-i İslam hayırlı dualarınızı Cenab-ı RabbülAlemin'den niyaz ederim.

 

Muhterem ağabeylerimiz ve gardaşlarımız…

Bu aciz satırları yazmamızın gayesi sizle gönüllerde helalleşmek içindir. Cümlemiz hakkınızı helal edin, hayır ve dualarınızı eksik etmeyin. Bizlerin varsa cümlenize hakkımız helal olsun. Rabbül Âlemin inşallah.

Bir haberde şöyle buyuruluyor; ölüler için yapılan dualar nurdan tabakalarla onlara takdim olunur. (Hadis-i Şerif) 

Ölüye kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle kabirde azap olunur. (Hadis-i Şerif)

İman sahibi, Mevla'mıza kavuşana kadar rahata eremez. 

EsselamünAleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühu.

 

Selçuk Duracık ve Halil Esendağ

 

İnşallahürrahman onlar da bize hakkını helal eylemiştir. Dua ve salavatı selamlarımızla. Mekânları cennet olsun.




 


Diğer Makaleleri

- ITC, her zaman etnik ve mezhep ayrımını reddetti / Tarih : 2017-11-13 12:42:18
- İŞ HAYATINDA ARABULUCULUK SİSTEMİ / Tarih : 2017-11-10 08:36:27
- TARİH TEKERRÜRDEN İBARET BARZANİ / Tarih : 2017-11-09 08:32:11
- BARZANİ VE YOLUN SONU / Tarih : 2017-11-02 08:44:04
- KRİPTO FETÖ'CÜLER SİYASETE EL ATTI / Tarih : 2017-10-27 09:54:38
- ÜLKÜCÜNÜN YERİDE YUVASIDA MHP'DİR / Tarih : 2017-08-25 09:49:09
- 15 TEMMUZ VE "DEVLET" DURUŞU / Tarih : 2017-07-15 10:10:13
- İHRACATTA E FATURA UYGULAMASI / Tarih : 2017-07-04 10:07:47
- KÖRFEZDE KRİZİN ADI KATAR / Tarih : 2017-06-09 09:53:40
- 2017 MODEL YENİ AF KANUNU / Tarih : 2017-06-06 09:46:23

Diğer Sezer YOZGAT Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7  İleri »