Ortadoğu Gazetesi

KIZILELMAYA HEY KIZILELMEYA! (İSTANBUL'UN FETHİ)

M. Günay SIDDIKOĞLU / 2016-05-27 09:50:23

Bilindiği gibi Sevgili Peygamberimiz 622 yılında Mekke'den Medine'ye göç etmiş ve burada küçük te olsa bir "Şehir Devleti" kurmuştur. Artık Sevgili Peygamberimiz hem Peygamber hem de bu devletin "Devlet Başkanı"dır. Hz. Muhammed'in bir avuç Müslüman'la çok zor şartlar altında kurduğu bu devlet gelişip te Arabistan sınırlarını zorlamaya başladığı zaman karşılarında iki büyük ve güçlü devlet buldular. Bunlardan birincisi Bizans İmparatorluğu öteki ise, asırlardır Arapların en büyük düşmanı olan ve onları hor ve hakir gören Sasani-İran devleti idi. Bu iki devlet Hz. Peygamberimiz tarafından kurulmuş olan İslâm devletini dört bir yandan abluka altına almıştı. Devletin Doğu ve Güney sınırları Sasaniler tarafından çevrilmiş, İstanbul gibi dünyanın en güzel ve önemli şehirlerinden birisini kendisine başkent yapan Bizans İmparatorluğu ise, Kuzeyde , Suriye ve Filistin'e, Batıda, Mısır, İskenderiye, hatta Arabistan'ın Kuzey bölgeleri dahil Orta Doğu'nun önemli bölgelerine sahip bulunuyordu. Ayrıca Arabistan'da da çok sayıda Hıristiyan Arap vardı. Bu Araplar, her ne kadar Arap ta olsalar Hıristiyan olduklarından dolayı kendilerini Arap İslâm devletinden daha çok Hıristiyan Bizans'a yakın hissetmekte idiler. Nitekim günümüzdeki Hıristiyan Araplar da kendilerini Batı'ya yakın hissetmekte ve onlarla işbirliği içerisindedirler. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, henüz küçücük bir devlet iken dahi Sevgili Peygamberimizin Bizans'ı ve İran'ı Müslümanlara hedef göstermesi ve "Sakın Türklere dokunmayınız" demesi cidden çok düşündürücüdür.

Peygamber Efendimizin Bizans'ı ve İran'ı hedef göstermesi kurulan Medine şehir devletinin ilk yıllarına ve Müslümanların açlık ve sefaletten karınlarına taş bağladığı "Hendek Savaşı" yıllarına kadar uzanır.

"Kureyşliler 627 yılında, o zamana kadar Arabistan'da görülmemiş 10. 000 kişilik  bir ordu ile Medine'ye yürüdükleri zaman O, şehrin etrafına bir müdafaa hattı olmak üzere ve derin bir hendek kazılmasını emretmişti. Bu hendek kazma işlemi sırasında; İslâm mücahitlerinin, parçalamakta zorluk çektikleri büyük bir kaya parçasının üzerine indirdiği bir balyoz ve bunun çıkardığı kıvılcımların ışığında Bizans ve İran Kisralarının muhteşem saraylarını gördüğünü söylemiş ve bu devletlerin uçsuz bucaksız hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini müjdelemişti."(Z.Kitapçı, Hz.Peyg. Hads. Türkler, s:127-128, et-Taberi ve İbni Hişam'dan nakil)

İmam-ı Nesai, meşhur eseri Sünen-i Neseî  adlı eserinde "Cihat Bölümü"nde  aşağıdaki hadisi nakletmektedir:

"Hz. Peygamber Ahzap harbinde (Hendek Savaşında) Medine'nin civarına "hendek" kazılmasını emir buyurduklarında, işte bu hendek kazımı sırasında ashabın karşısına (büyük) bir kaya parçası çıkmış idi. (işler duraksadı) Bunun üzerine Hz. Peygamber ayağa kalktı, balyozu eline aldı ve mübarek hırkasını hendeğin (bir kenarına) burakarak o kaya parçasının başına geldi. Bu sırada ise Selmân-i Farisi ayakta durmuş, Hz. Peygambere bakıyordu. Hz. Peygamber balyozunu kaya parçasına indirmesi ile birlikte, vurduğu yerden göz kamaştırıcı son derece parlak bir ışık çıktı. Bunu ikinci ve  üçüncü darbeler takip etti ve her defasında böyle oldu, son derece parlak bir ışık çıktı. Bunun üzerine Selmân:

"-Yâ resulallah! Senin balyozu her indirdiğinde öyle bir vuruşun vardı ki her birinden mutlaka göz kamaştıran parlak bir ışık çıkıyordu" dedi. O zaman Hz. Peygamber:

"-Ey Selmân demek sen bunu gördün öyle mi" dedi.

Selmân:

"-Öyle, Seni hak din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki "evet" gördüm" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle konuşmuşlardır.

"-Ben birinci balyozu indirdiğimde (gözümün) perdesi kalktı ve işte bu gözlerimle Kisra'nın başkenti (Medain) ve çevresini hatta daha bir çok şehirleri gördüm." O zaman yanında bulunanlar:

"-Ya resulallah, buraların fethini bize nasip etmesi için Allah'a dua et. Onların varlıklarını, servetlerini ganimet olarak paylaşalım Onların yurt ve yuvalarını da ellerimizle virân edelim!" Hz. Peygamber böyle olması için dua etti. Yine Hz. Peygamber devamla şöyle dedi:

"-Sonra ikinci balyozu indirdiğimde yine gözümün perdesi kalktı. Bu defa da Kayser'in başkenti (İstanbul'u) ve çevresini olduğu gibi gözümle gördüm." O zaman yanındakiler yine:

"-Ya resûlallah, buraların fethini bize nasip etmesi için Allah'a dua et. Onların varlıklarını servetlerini ganimet olarak paylaşalım. Onların yurt ve yuvalarını da ellerimizle viran edelim! Hz. Peygamber bunun için de Allah'a dua etti. Yine Hz. Peygamber sözüne devamla:

"Sonra üçüncü balyozu indirdiğimde yine gözümün perdesi kalktı. Bu defa Habeşistan'ın başkenti ve çevresindeki bir çok köyleri olduğu gibi gözlerimle gördüm" dedi. Böyle buyurduğu sırada Hz. Peygamber (çevresindekilere daha konuşma fırsatı vermeden) şöyle buyurmuşlardır:

"-Sakın Habeşliler size dokunmadan sizde onlara dokunmayınız. (Tükler de böyledir) Hele Türkler size ilişmedikçe sakın siz de Türklere ilişmeyiniz. (onlara saldırmayınız)!" (Z.Kitapçı, Hz. Peygamberin Hadislerinde Türkler, 1. cilt, s:164)

 

 

Fethi Müjdeleyen Diğer Hadisler

Bizans'ı ve İran'ı ashabına ve ümmetine hedef gösteren, Türkler söz konusu olunca, "Sakın Türklere dokunmayın" diyen Sevgili Peygamberimizin Bizans ve İstanbul'un fethi ile ilgili çok sayıda hadisleri vardır.

Büyük hadis âlimlerinden İmamı Müslim, "Sahih-i Müslim" adlı meşhur eserinde şu hadis-i şerifi nakleder:

"Ebu Hureyre (r.a.) dedi ki Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kisra ölmüş (demek)tir. Artık kisra  (İran Kisrası) öldükten sonra başka kisra yoktur. Bizans Kayseri helak olduğu zaman, ondan sonra Kayser de olmayacaktır. Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ediyorum ki, Kisra ile Kayser'in hazineleri muhakkak ki Allah yolunda sarf olunacaktır." (Hadis no: 2918)

"… Ve Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kisra helak oldu. Sonra onun ardından başka kisra olmaz. Kayser de muhakkak helak olacaktır. Sonra onun ardından başka bir kayser olmaz. Yemin olsun ki Kisra ile Kayser'in hazineleri de muhakkak Allah yolunda taksim olunacaktır."(Sahih-i Müslim ve Tercemesi, Mehmet Sofuoğlu, 8. cilt, s. 452-453)

İmam-ı Buhari, "Romalılarla Harpler Hakkında Neler Söylenmiştir" başlığı altında zikrettiği hadislerin birinde, Hz. Peygamberimize yakınlığı ile bilinen Ümmü Haramdan şu hadisi nakletmiştir:

"Hz. Peygamber, Ümmetimden (İstanbul'un fethi için) denizlere açılarak gazaya çıkan ilk askerler (Allah'ın rahmetine) uğrayacaklardır" demiştir. Ümmü Haram,

"Ey Allah'ın resulü, ben onların arasın damıyım? Diye sordum" O da, "Elbette sen onların içinde olacaksın" buyurmuştur. Bundan sonra Hz. Peygamber, Kayser'in başkentine (İstanbul'a) gazaya çıkan ilk ordu da Allah'ın mağfiretine mahzar olacaktır" dedi. Ben de yine,

"Ey Allah'ın resulü, ben onların içinde miyim?" diye sordum. O da,

"Hayır sen birinci (kafiledesin) buyurmuşlardır." (Z.Kitapçı, Hz.Peygamberin Hadislerinde Türkler, s.199)

Hz. Peygamberimizin İstanbul'un fetih ediliş şekli ile ilgili hadisleri de vardır. Ebu Hureyre'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (Bir defasında), "Siz hiçbir tarafı kara, bir tarafı denizle çevrilmiş bir şehir duydunuz mu? Buyurmuşlardır. (çevresindekiler) "Evet Ey Allah'ın resulü (işittik) demişlerdir. Sonra Hz. Peygamber devamla, Beni İshak'tan yetmiş bin kişi işte bu şehre gazâ edip saldırmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onlar gelip te şehri kuşattıklarında ne silahla çarpışacaklar ne de okları bir işe yarayacaktır. Ancak Allah'tan başka ilah yoktur, Allah her şeyden büyüktür, diye tekbir getirip hücum edecekler, böylece şehrin iki yakasından biri düşecek (onların eline geçecek) tir." (Sahih-i Müslim ve Tercemesi, M. Sofuoğlu, 8. cilt, hadis no. 2920)

Bazı Tarihçiler "Beni İshak" diye isimlendirilen kimselerin Osmanlı Türkleri olduklarını belirtirler. Müneccimbaşı tarihinde Ertuğrul Gazi'nin nesebi hakkında bilgi verilirken şöyle denilmektedir:

"Ertuğrul'un nesebi konusunda tarihçiler ihtilaf etmişlerdir. İdris Bitlisi ve Müverrih Ruhi'ye göre -Hoca Sadettin Efendi de onlara uyar-, Ertuğrul'un nesebi, Ays bin İshak bin İbrahim aleyhisselama şöyle ulaşır…" Bir rivayete göre Koy Han (Kayı Han) Ays bin İshak aleyhisselamdır."(Müneccimbaşı Tarihi 1. cilt, s.52) Ahmet Cevdet Paşa Süleyman Şah'ın soyunun kırkıncı göbekten İshak Peygamberin oğlu Ays'a ulaştığını belirtir.(Z.Kitapçı, a.g.e. s. 203)

İstanbul'un mutlaka fethedileceğini bildiren meşhur hadis-i şerif ise şu hadistir:

"İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden emir-sultan ne güzel emirdir-sultandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir."

İstanbul'un fethini kesin bir ifadeyle haber veren bu hadis, Kütüb-i Site döneminde, hattâ öncesinde tasnif edilmiş kaynaklarda yer almaktadır. Ahmet bin Hanbel'in Müsned'i ve bizzat Buhari hazretlerinin hadis ravilerini tetkik için yazdığı et-Tarihu'l Kebir ve et-Tarihu's-Sağir'i, İbni Ebî Hayseme'nin Kitabu't-Tarih, Bezzar'ın Müsned'i İstanbul'un fethini kesin bir dille müjdeleyen hadisimizin tasnif dönemine ait kaynakları olmaktadır. Daha sonraki dönemlerde Tebarani'nin el-Mu'cemu'l Kebir, İbni Kayyim'in Mu'cemu's-Sahabe'si, Hâkim en-Nişaburi'nin Müsdetrek'i hadisimiz için önemli kaynaklardır. (İsmail L. Çakan, Fetih, Fatih ve İstanbul Sempozyumu Bildirileri s:50)

 

 

Peygamberimizin Ashabı İstanbul Yollarında

Kayserin ve Kisranın kesinlikle helak olacağını ve onların hazinelerinin Müslümanların eline geçeceğini müjdeleyen, "İstanbul mutlaka fetholunacaktır, O'nu fetheden emir-başbuğ ne güzel emirdir-başbuğdur. O'nu fetheden asker ne güzel askerdir" diyen Hz.Muhammed, henüz Medine'de küçük bir şehir devletine sahipken, Müslümanlara denizleri, Bizans'ı ve İran'ı hedef göstermiştir.

Hz. Peygamber ilk olarak Bizans Kayseri'ne ve İran Kisrası'na mektuplar göndererek onları İslâm'a davet etmiştir. Bu bir bakıma kendi varlığının ve İslâm devletinin onlar tarafından kabulü ve tanınması demektir. Hz. Muhammet (s.a.v.) İslâm ülkelerinin Bizans saldırılarından emin olması amacıyla 620'de Mute ve 630'da Tebük askeri seferlerini düzenlemiştir. Sevgili Peygamberimiz ölüm döşeğinde iken bile, Bizans'a karşı savaşmak üzere bir ordu hazırlatmış ve bu ordunun başına azaldı kölesi Zeyd'in oğlu Usame'yi komutan tayin etmiştir.

Hz. Peygamberin vefatından sonra, Hz. Osman zamanında güçlü bir donanma hazırlanmış ve bu donanmanın başına Muaviye getirilmiştir. Hedef Bizans'ın elinde olan Kıbrıs adasıdır. (647) "Ümmetimden denizlere açılan gazaya çıkan ilk askerler, Allah'ın rahmetine uğrayacaklardır" hadis-i şerifini rivayet eden ve "Ben de o seferde bulunacak mıyım?" diye soran ve "evet" cevabını alan Ümmü Haram adlı bir sahabe kadın da bu sefere katılmış ve bu seferde atından düşerek şehit olmuştur. Böylece bir Peygamber mucizesi gerçekleşmiş, aynı zamanda Sahabe-i Kiram'ın Bizans ve İstanbul seferleri başlamıştır.

Emeviler ve Abbasiler zamanında Hz. Peygamberimizin övgüsüne sahip olmak amacıyla 655-782 yılları arasında geçen 127 sene içerisinde İstanbul'u almak amacıyla beş sefer düzenlenmiştir.

Hz. Muaviye, İstanbul'u alarak, Hz. Peygamberin övgüsüne mahzar olmak hem de kendi durumunu güçlendirmek istiyordu. Onun için kısa bir zamanda büyük bir ordu oluşturmuş ve büyük bir kampanya başlatmıştı.

Muaviye ilerlemiş yaşına rağmen Hz. Peygamberin Medine'ye hicretlerinde evlerinde misafir kaldıkları Ebû Eyyûb-el Ensari'nin de bu sefere katılmasını istiyordu. Ebû Eyyûb-el Ensari, Peygamber Efendi'mizden "İstanbul surları önünde mübarek bir zâtın defnedileceğini"(Z.Kitapçı, a.g.e. 2. cilt, s.133) duymuştu. O, bu mübarek şahsın kendisi olmasını istiyordu ve bu sefere büyük bir istekle katıldı. Ebû Eyyûb-el Ensari ve yüce sahabelerin içinde bulunduğu ordu Muaviye'nin oğlu Yezid komutasında İstanbul önlerine geldi. Bu sefer başarısızlıkla sonuçlanmış ve İslâm ordusu bir ok darbesiyle şehit düşen ve surlara yakın bir yere defnedilen Ebû Eyyûb-el Ensari'yi şehit vererek, geri dönmüşlerdir.(699)

Araplar, Emeviler döneminde yaptıkları kuşatmalardan da bir başarı elde edemediler bu seferlerin en önemlileri Muhammed bin Mesleme (716) komutasında yapılan seferdir. Bu sefer de başarısızlıkla neticelenmiştir. Araplar Emeviler döneminde dört, Abbasiler döneminde bir adet olmak üzere İstanbul'a beş sefer düzenlemişler fakat bu seferlerin hepsi başarısızlıkla neticelenmiştir.

Araplar, bu başarısızlıklarından sonra bu "Peygamber müjdesinin" de Türklerin sayesinde gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Çünkü Araplar'ın bu işi başaracaklarına olan güvenleri kalmamıştı. İstanbul'u fethetmek şöyle dursun onlar Bizans' karşı İslâm ülkelerinin sınırlarını dahi korumaktan aciz bir duruma düşmüşlerdi.

Nitekim Kostantin'in oğlu Armonos, hicri 353/963 yılında düzenlediği bir askerî hareketle Tarsus hatta Şam'a kadar uzanan bir çok yerleri, eski hilâfet ülkesinin bir çok yerlerini ele geçirmiştir. Bu ise Müslümanları derin bir ümitsizliğe ve infiâle sürüklemişti. Müslümanlar; Bizanslılardan ancak Türkler sayesinde intikam alabileceklerine inanıyor ve Türk askerlerinin İstanbul'u fethedeceklerini savunuyorlardı. Meselâ, Muhammed b. Hazm ez-Zahiri bu hususta yazdığı çok uzun bir kasidesinde Armonos'a, Türk askerleri sayesinde meydan okumuş ve İstanbul'u mutlaka ele geçireceklerini haykırmıştır. Meşhur şair Armonos'a şöyle diyordu:

"Biz Kostantiniyye şehri ve onun asillerini mutlaka ele geçireceğiz, sizin (cesetlerinizi Ey Armanos) kartal ve akbabalara yem yapacağız.

Sizin yerleriniz ve yurtlarınızın en ücra köşelerine kadar  sahip olacağız, sizleri zillet ve alçaklık içinde yaşamaya mecbur edeceğiz.

Hem biz TÜRK ve HAZAR yurtlarından toplanan kahredici ordu ile (sadece sizi değil) Çin ve Hind ülkelerine de zorla boyun eğdireceğiz. (Z.Kitapçı, Hz. Peyg: Hd. Türkler, 2. cilt, s. 135, es-Sübkî, II. s. 188'den nakil)

 

 

İstanbul'un Fethine Doğru

 

Sevgili Peygamberimizin,"İstanbul mutlaka fetholunacaktır, O'nu fetheden sultan ne güzel sultandır, O'nu fetheden asker ne güzel askerdir" dediği ve Müslümanlara hedef gösterdiği Asya ile Avrupa'nın kesiştiği noktada kurulan İstanbul, hemen hemen her devirde bir köprü vazifesi görmüştür. Avrupa'dan gelenler bu köprü üzerinden geçerek, Hindistan ve Çin'e kadar ulaşmışlardır. Asya'dan gelenler de yine bu köprüden geçerek, Rumeli'ye, Balkanlara, Viyana'ya, Adriyatik sahillerine kadar varmışlardır. İstanbul, işgal ettiği bu stratejik konumu ve coğrafi özellikleri açısından ilk çağlardan beri bütün hükümdarların kalbinde müstesnâ bir yer işgal etmiştir.

Şair Nedim yazdığı bir kasidesinde:

"Bu şehr-i Stanbul ki bî misli bahâdır.

Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedadır." Diyerek, İstanbul'un değerini veciz bir şekilde ifade etmiştir.

1807 yılında İstanbul'un Ruslar'a bırakılmasını isteyen Çar I. Aleksandr'a Napolyon'un, "İstanbul mu, asla! İstanbul, Dünya imparatorluğu demektir" (Ercüment Kuran,Tarih ve Medeniyet Dergisi s.32, sayı 3, Mayıs 1994) diyerek  verdiği cevap İstanbul'un tarihi önemini göstermek açısından yeterlidir.

İstanbul, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren, bütün Türk Sultanlarının bir milli ülküsü "KIZIL ELMASI" olmuştur. Osman Gazi, devletin kurucusu olarak, oğlu Orhan Gazi'ye:

"Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk'ın bir kemter kulusun, İstanbul'u aç, gülizâr yap" (Z.Kitapçı, Hz. Peyg. Had, Türkler 2. cilt, s.137) diyerek İstanbul'un fethini tıpkı Hz. Peygamberimiz gibi hedef göstermiştir.

Osman Gazi'den Fatih'e kadar bütün Osmanlı sultanları, Kur'an-ı Kerim'de es-Sebe suresi 15. âyette, "Beldetün tayyibetün-Güzel belde-hoş belde" olarak nitelendirilen bu muhteşem bu muhteşem şehri almanın ve Hazreti Peygamberimizin övgüsüne sahip olmanın aşkıyla yanıp tutuşmuşlardır. Kur'an-ı kerim'de, es-Sebe suresi 15. âyette geçen "Beldetün tayyibetün" sözcükleri Ebcet hesabıyla İstanbul'un fetih tarihi olan Hicri 751 tarihini gösterir. Bu da başlı başına bir Kur'an mucizesidir.

 

 

Peçeneklerin İstanbul Kuşatması

Bizans On birinci asrın başlarından itibaren Balkanlarda Müslüman olmayan Uzlar-Oğuzlar, Peçenekler ve Kıpçaklar-Kumanlar tarafından, Anadolu'da da Müslüman Oğuzlar tarafından tam bir kıskaca alınmıştı. Balkanlarda Peçeneklerle Bizans'ın savaş halinde olması Anadolu'da ki Müslüman Türk ilerleyişine olumlu katkılarda bulunmuştur. Bilhassa İzmir dolaylarında bir beylik Kuran Türk denizcisi Çaka Bey, Peçeneklerle anlaşarak onların karadan, kendisinin de denizden İstanbul'u kuşatarak İstanbul'u fethetmek istiyordu. Kuşatma sırasında Bizans'ın (Kıpçaklarla)Kumanlarla anlaşarak, onları Peçenekler üzerine göndermesi ve savaşın 29 Nisan 1091 günü Peçeneklerin ağır bir hezimeti ile neticelenmesi sonucunda   İstanbul'un Türkler tarafından ilk fetih girişimi başarısızlıkla neticelenmiştir.(Auguste Baılly, Bizans Tarihi 2. cilt, s.316, Tercüman 1001 Temel Eser, ayrıca, İbrahim Kafesoğlu, İzmir ve Efes Beylikleri, T.D.E.K. s.295)

"Peçenekler ve Oğuzlar gibi arkadan göçen Kıpçaklar (Kumanlar) da Balkanları ve Kafkasları aşıyorlardı. Balkanlarda Bizanslılarla savaş halinde bulunan Peçenekler, soydaşları Kumanlardan yardım beklerken, 1089 yılında, Silstre'de şiddetli bir muharebeye tutuştular ve Bizans ordusunu müthiş bir bozguna uğrattılar. Fakat Türk kavimlerini birbirine düşürmekte mâhir bir siyaset güden Bizanslılar şimdi de Kumanlar ile Peçenekleri birbirinden ayırmak imkânını buldu. Filhakika Bizans 1091 ve nihayet 1122 yılında Peçenekleri mağlup etti ve doğradı; pek çoğunu da esir etti; bir kısmını orduya aldı, bir kısmını da Balkanlarda ve Anadolu'da yerleştirdi; bir miktarı kaçıp kurtuldu. 1122 yılında kazanılan bu zafer İstanbul'da "Peçenek Bayramı" adı ile kutlanıyordu. "(O.Turan, Selç.Tar. ve Türk İsl. Md. s.267-268)

Kumanlarla ittifak ederek Peçenekleri mağlup eden Bizans böylece İstanbul'u  Peçenek Türklerinin ve Çaka Bey'in eline geçmekten  kurtarmıştır. İzmir Beyi Çaka, daha sonraları Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan tarafından ortadan kaldırılmıştır. Balkanlara geçen ve sayıları 600.000 dolayında olan Uzlar-Oğuzlar ve her ikisi de Türk boyu olan Peçenekler ve Kumanlar Bizans'ın oyununa gelmeyip, birbirleriyle savaşacaklarına birlikte hareket etselerdi belki de İstanbul 12. asrın başlarında Türklerin eline geçecek ve Bizans tarihin derinliklerine  gömülecekti.

Türkler tarafından İstanbul'un ilk ciddi kuşatması Yıldırım Bayezid (1389-1402) tarafından gerçekleştirilmiştir. Yıldırım'ın iki kuşatmasından sonra, Fetret Devri'nde, oğlu Süleyman Çelebi'nin İstanbul kuşatmaları bir yana bırakılırsa, Fatih'e kadar II.Murat Gazi'nin giriştiği İstanbul Fethi teşebbüsü çok mühimdir. Bu kuşatmaya başta Emir Sultan olmak üzere bir çok şeyh ve evliya katılmıştır.

"Bir Bizans kaynağı O'nun diğer şeyhlerle birlikte surların önüne gelişini tasvir ederken Osmanlılarda maddi, mânevi kuvvetlerin ne derece tesirli ve yüksek olduğunu ortaya koyar. Filhakika O'nun yaklaşması üzerine ordu: "Peygamber Efendimiz bizi irşad etmiştir. Eşref saatinin haberini ondan alacağız" diyorlardı. Türk dünyasının velisi Emir (Seyyid) Sultan'a gelince Müslüman askerleri sanki gökten melek inmiş gibi seviniyor ve O'na koşuyorlardı. Herkes O'nun ellerini ve atının üzengilerini öpüyordu. Padişah ta aynı şeyleri yaptı. Emir Sultan Hazreti Peygamberin torununa yakışır bir tavırla şunları söyledi: "Ey padişah ve Müslümanlar biliniz ki beni buraya O büyük insan, Muhammed, gönderdi. Sizlere haber vermeğe, taarruz zamanını bildirmeğe ve şehrin fethini haber vermeye geliyorum. O zamana kadar kendinizi hazırlayınız" diyordu. Sultan  ve askerler O'nun sözlerini büyük bir ciddiyetle dinliyor ve her söylediğine inanıyorlardı. Emir Sultan ve yanındaki şeyhler de bizzat savaşa girdi, kılıçlarıyla  Allah ve Muhammed nidalarıyla hücuma geçtiler. Müslümanların yükselen cesetleri karşısında Rumların korkusu müthişti. Hücum surlar önüne kadar ilerledi. Gerçekten İstanbul'un fethi yaklaşıyordu.Lâkin Bizans'ın hilekâr siyaseti yine imdada yetişti. Sahneye çıkardığı Şehzade Mustafa'nın isyanı ve Karamanlıların ona yadımı Sultan Murad'ı derhal tehlikeye koşmaya ve İstanbul muhasarasını bırakmaya mecbur etti."(O.Turan, T.C.H.M. 2. cilt, s.46) Bir yıla yakın kuşatma bu şekilde sona erdi. Sanki kader, II.Murad'a "İstanbul'u sen değil, oğlun fetih edecek" diyordu.

Tarihî bir hakikattir ki, Osmanlı Sultanları hep dindar ve din adamlarına hürmetkâr idiler. Padişahlar savaş zamanlarında hep din adamlarını ve evliya türbelerini ziyaret eder, İslâm âlimlerinin hayır dualarını alırlardı. İşte İstanbul'un fatihi ve Sevgili Peygamberimizin övdüğü sultan olan şehzâde Mehmed bu manevi iklim ve havâ içerisinde yetişmiştir. Babası O'nun büyük işler başarmak üzere yetiştirilmesi için çok gayret etmiş, O'nu devrin en büyük âlimlerinin eline teslim etmiştir. O'nun hocalarının başınsa Molla Gürâni, Molla İlyas ve Akşemseddin hazretleri gelmektedir. Çocukluğundan beri İstanbul'un fethi aşkı ile yanan Şehzâde Mehmed'e hocası akşemseddin, Manisa'da şehzâde iken  sık sık İstanbul'u fethedeceğini müjdelemiş ve : "Elem çekme beğüm, siz İstanbul'u fethedeceksiniz" (O.Turan, T.C.H.M. 2.cilt, s.49) demiştir.

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi'den itibaren bütün Osmanlı Sultanlarının hedefi İstanbul olmuş ve bütün Osmanlı padişahı bu şerefe nâil olmak için can atmışlardır. Fatih'e kadar bu şeref hiç birisine nasip olmamıştır. Çünkü her defasında Bizans'a Avrupa'dan yardım geliyordu. Bunun için yardım yollarını kesmek gerekiyordu. Aslında İstanbul'un muhasarası, Osmanlı Gazilerinin 1356 yılında bir sal ile Çanakkale boğazından geçip Rumeli'ye ayak basmalarıyla başlamıştır.

Fransız Akademi âzâlarından tarihçi Grousset bu noktayı görebilmiş olduğu içindir ki şöyle der:

"Osmanlı fütûhatında hiçbir şey zamansız yapılmamış ve fetihler tesadüfe bırakılmamıştır. Anadolu'ya ilk geldikleri tarih noktasından itibaren Türkler, İstanbul'un fethine niyetlenmişlerdi. Ne var ki, her muhasarada şehrin Batı yardımı ile kurtarıldığını iyi bellemişlerdi. O halde öncelikle yardım yollarını kesmek ve oralara hâkim olmak şarttı. Osmanlı'nın Rumeli'ye sıçrayışından itibaren Niğbolu, Varna ve Kosova meydan savaşları bu sebeple bir strateji dehasının mühürleri gibidir. Osmanlı bir taraftan Gelibolu ile Akdeniz'den gelecek özellikle Ceneviz donanmasının yolunu kapatırken, Avrupa yardım ordularının geçiş coğrafyasına da kilit vurmasını bilmişti. İstanbul aslında Kosova savaşı ile tam bir muhasara altına alınmıştı. Fatih, İç Kale'yi kuşatmış ve yüz yıllık niyetleri gerçekleştirmişti."(İlhan Bardakçı, Tarih ve Medeniyet Dergisi, sayfa 11, sayı 3, Mayıs 1994)

 

 

 

Fethi Hazırlayan Mânevi Ve Teknolojik Sebepler

Türkler İstanbul'u kuşattıkları zaman fethe hem mânevi hem de teknolojik açıdan hazır bir durumda idiler.

Tarih sahnesine çıktıkları andan itibaren Cihan hâkimiyetini ve Dünya nizamını hedeflemiş bir millet olan Türk milletinin, Oğuz Han'dan beri Cihan hâkimiyetine giden yoldaki ara hedeflerin adına "KIZILELMA" denmiştir.

Osmanlı'nın ilk Kızıl elması, Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özelliklere sahip olan İstanbul, Osmanlı'nın büyük Kızıl elması olarak görülür.  Evliya Çelebi, Hz.Muhammed'in doğumunda ateşgedelerin bin yıldır sönmeyen ateşinin sönmesi ve Kisra'nın sarayının yıkılışı gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle birlikte İstanbul Kızıl Elmasının düştüğünü zikretmektedir.

Muvahhid-Hanif karekterli eski Türk dîni inançlarına göre mâdemki Gök'te bir Tanrı ve yerde ve gökte tıkır tıkır işleyen bir düzen varsa, yer yüzünde de "Bir Hakan" olmalı ve dünyada da düzen tıpkı gökteki gibi tıkır tıkır işlemeliydi. Eski Türkler bu inançla Yüce Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamakla görevlendirildiklerine inanmış ve bütün dünyayı kendi yurtları ve himayelerine verilmiş bir yer olarak görmüşler ve düşünce sayesinde hep Batıya doğru akmışlardır. Bu düşünceyi Oğuz nâme'de, "Gök yüzü çadırımız; güneş bayrağımız" ve Gök Türk kitabelerinde "Üstte gök aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış ve insan oğlu üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturtulmuş.." sözlerinde görmekteyiz. Ayrıca din adamları, kamlar, ermiş ve evliyalar tarafından çeşitli rüyalar ve bu rüyaların yorumları ile de Tanrı'nın Türklere ulu devletler bağışladığı ve dünyanın idaresini verdiği müjdelenmiştir.

İslâm öncesi devirlerde, Türk cihan hâkimiyeti ülküsü'nün hedefi; "Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar bütün dünyayı ve insanları Türk töresinin himayesine almak ve Türk töresi ile dünyaya nizam vermekti." Milli olduğu kadar insâni özellikler taşıyan bu ülkü, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte, "Nizâm-ı âlem ülküsü" şekline dönüşmüştü. Nizâm-ı âlem'in hedefi de; "Allah'ın dini ile âleme nizam vermekti." Bu yolda yapılan bütün işlerin ve savaşların gerçek amacı; "Allah'ın rızasını kazanmaktı." Bu düşünce İslâmi devirlerle birlikte iyice olgunlaşmış ve "İ'LÂ-YI KELİMETULLAH ÜLKÜSÜ" (Allah'ın adını yüceltmek ülküsü) adını almıştır.

Bir nokta da dinin özü de, ibadetleri cehennem korkusu ve cennet ümidi ile değil Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla yapmaktır. Dinimiz, sırf Allah rızasına yönelik ibadetleri, çabaları ve karşılık beklemeden tüm insanlara yapılan hayır ve hizmetleri "Salih amel" ve bu işi yapanları da "Salih kişi" olarak nitelendirir. İşte atalarımız eski Türkler her yaptıkları işte Allah rızasını, Allah'ın adını yüceltmeyi ve Salih Müslümanlar olmayı hedeflemişler ve bu uğurda var güçleriyle çaba sarf etmişlerdir.

 

Aydınlar-Münevverler ve Ermişler Devleti Osmanlı

İslâm öncesi dönemlerde mertliğin, cesaretin, kahramanlığın ve cömertliğin sembolü olan Alpler, İslâmiyet'in, Allah yolunda cihadı kutsal ve mübarek sayması düşüncesi ile birlikte, Alp erenler ve Derviş Gaziler olarak yeniden tarih sahnesine çıkmışlar Nizâm-ı âlem ve İ'lâ-yı kelimetullah  için Allah yolunda gazaya devam etmişlerdir. Öte yandan Türkistan'dan gelen, dervişler, şeyhler, babalar, dedeler, İslâm âlimleri Selçuklu ve Osmanlı Türkiyesi'nde bir münevverler, aydınlar ve ermişler kadrosu oluşturmuştur. Hiç şüphesiz başta devlet olmak üzere bu yüce ülküler bu alimler ve ermişler kadrosunun eseri olup onlar tarafından devamlı olarak manen beslenmekte idi. Artık Sevgili Peygamberimizin İstanbul'un fethi ile ilgili olarak söylemiş olduğu hadisler dilden dile dolaşmaktadır.  Peygamber Efendimiz Hadis-i Şeriflerinde; "Konstantiniyye(İstanbul) elbet Feth olunacaktır. Onu Feth eden Kumandan ne güzel Kumandan, Feth eden Asker, ne güzel Askerdir" buyurmuşlardır. 

Kur'an-ı Kerim'de, Sebe Süresi'nin 15. Ayetinde geçen; "Allah tarafından koruma altına alınan güzel bir belde vardır." Bu Ayette geçen "Tayyib" çok güzel, "Belde" yaşanılan yer. "Beldetün Tayyibetün"de ise; Yaşanılan çok güzel bir belde(yer) ye işaret ediliyor. 

İslam Aleminin büyük Alimlerinden Molla Camii Hazretleri , bu Ayet-i Kerime'yi incelemiş ve "Beldetün Tayyibetün" cümlesinin harflerinin "Ebced " Heasbına göre toplam, 857(hicri) , Miladi 1453 yılını gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Bu Ayet-i Kerime'de Fethin Mu'cizesi gizlidir. Ancak Kalp Gözü açık olan Din Alimleri bu sırrı çözebilmiş. Biz müjdelerin kısa olanına alışmışız ve hemen olmasını isteriz. Ancak Fethin Müjdesi yaklaşık 857 yıl sonra gerçekleşmiştir. 

Yine "Kevser Süresinde"; "İnna E'tayna Kel Kevser, Fesalli Lirabbike Venhar..." ın içerisinde bulunan "Kel Kevser Fe" harflerinin Ebced Kodu, toplam; 857 çıkmaktadır. Bu da Hicri 857, Miladi 1453 yılına tekabül etmektedir. Bu Süre'de de İstanbul'un Fetih tarihine işaret edilmektedir. "Kevser" Peygamberlere verilen nimet, Fetih manalarına gelmektedir. Bu "Kevser" yani "Fetih" aynı zamanda Peygamber Efendimizin adını da taşıyan Mirasçılarına da verilirmiş. İşte bu "Kevser yani Fetih" Hz. Fatih Sultan Muhammed Han'a da verilmişti. "Kel Kevser"den sonra gelen "F" Harficeri bir kelimenin başına gelince, aciliyet gerektirir. Yani "Kevseri sana verdik, hemen(zanam geçirmeden) Namaz kıl, Secde'ye git" mealine göre hareket eden Fatih, İkindi Namazını kılarak hemen Secde'ye gitmişti. Konunun başında ifade ettiğimiz gibi, her iki Süre'de de İstanbul'un Fetih Tarihi gizlidir. 

Bu iki Süre'de gizli olan 857 rakamı, 1453 yılında gerçekleşecek olan Türk Fetih Tarihinin Kur'an'da var olduğuna ve Kur'an-ı Kerimin'de Türkler'in varlığına üstü kapalı değindiğini görmekteyiz.

 

 

 

Allah Tarafından Övülmüş Millet

Maide Suresi 54. ayet: "-Ey iman edenler! Aranızdan kim dininden dönerse (şunu) bilsin: Allah onun yerine öyle bir millet getirecek ki, Allah onları sever, Onlar da Allah'ı severler. Mü'minlere karşı mütevazi, kafirlere karşı ise (fevkalade) onurlu ve güçlü, Allah yolunda cihad eden ve hiçbir kınayanın kınamasından kormayan bir millet getirecektir. Bu Allah'ın bir lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfü ve nimeti geniştir, O bilendir. Birçok müfessir, bu ayet-i kerimede kastedilen milletin, Abbasilerin zayıflmasından sonra öne çıkan "Türk Milleti" olduğunu ifade etmiştir. Elmalılı Hamdi YAZIR, "Hak Dini Kur'an Dili" adlı tefsirinde bu ayeti şöyle yorumluyor. "...Bu defa Allah Türkleri göndermiş; Arapların kadrini bilemeyip, zayi ettikleri devlet-i İslamı ele alarak İstanbul'a ve oradan kıtaat-ı arzın her tarafına yaymışlar; binaenaleyh Ebnay-i Faris Hadisi'nin delaleti; feth-i Kostantıniyye (İstanbul'un fethi) Hadisi'nin serahati ve "Fe asellahü en ye'tiye bilfethi' va'di İlahisi'nin işareti ile Türkler bu ayetin tebşirine (müjdesine) nail olmuşlardır. (Yazır 1960)

Ashaptan insanlar Peygamber Efendimize sormuşlar; "Ya Resullallah İslam dinini direk birinci elden sen bize anlattın. Nasıl ibadet edeceğimizi sen bize öğrettin. İslam yolunda mallarınızı harcayın dedin verdik, İslam için cihad edin ve mertebelerin en yükseği olan şehitliğe yükselmemizi söyledin, birçoklarımızda İslam için şehit olduk. Senin her dediğini harfi harfine yaptık. Takva olarak bizden daha üstün birileri var mıdır?" dediler. Peygamber Efendimiz de "evet vardır dedi. " "Öyle bir millet gelecek ki Onlar beni görmedikleri halde beni görmüş gibi iman edecekler. İslamı yüceltip İslam adaletini ve medeniyetini dünyaya yaymaya çalışacaklar ve onlar İslamın koruyucuları olacaklar. İşte ONLAR BENİM CENNETTEKİ KARDEŞLERİMDİR. Takva bakımından da sizden üstündürler. Tarihimizi daha iyi inceleyip, araştırdıkça bu örneklerin yüzlercesiyle karşılaşmak mümkündür. Bir çok tarih ve din kitaplarında ( Arap ve Türk kaynaklarında ) milletimiz için ; "Milleti memduha (övülmüş millet )" ; İlahi nusretle müeyyed ( Allah'ın yardımı ile te'yid ettiği ) millet" ; İ'lay-ı kelimetullah ile muvazzaf ( Allah isminin yüceltilmesi ile görevli ) millet" tabirleri kullanılır. (Elmalılı Hamdi Yazır 1960 )( Ömer Nasuhi Bilmen 1966) 

Maide suresi 54. Ayet  nazil olduğunda henüz Türkler Müslüman değillerdi. O zaman Araplar Müslüman idi. Öyle ise burada "kim dininden dönerse" ikazı, o zamanın Müslüman Araplar'a yapılmıştır. Peki "yerine getirilecek olan kavim" kim olmuştur? Elbetteki asırlar sonra İslam'ın Bayraktarlığını yapan ve İslam Dinini Üç kıtaya yayan Türkler olduğu anlaşılmıştır. Said-i Nursi; "Bu Ayeti okuduğumda, Vallahi bu Ayet Türkler'e işret ediyor dedim." Diyor. Vani Mehmet Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen, Celal Yıldırım gibi tefsir âlimleri de aynı görüştedirler.

Kaşgarlı Mahmud'un "Allah'ın Ordusu" (D.L.T. cilt 1, s.17) dediği Türklere bu düşünceye parelel olarak Osmanlı Padişahları da "Asâkir-i İslâm" (İslâm'ın askerleri) adını vermişlerdi. "Bizim mesleğimiz Allah yolu ve maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır, yoksa kuru kavga ve cihangirlik davası değildir" diyen Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi'ye, "Osman Ertuğrul oğlusun, Oğuz Karahan neslisin, Hakk'ın bir kemter kulusun, İstanbul'u aç, gülizâr yap"  diyerek İstanbul'un fethini hem hedef gösteriyor hem de vasiyet ediyordu. İşte kökleri tâ İslâm öncesi devirlere dayanan mânevî sebepler yüzünden Türkler fethe hazır bir durumda idiler.

 

Fetih Beşikteki Çocuk Ve Eşikteki Köseye Nasip Olacak

Daha 17 yaşında iken tahta geçen, 25 yaşına kadar at sırtında inmeyen Murat HAN... Onun zamanında Mana Alemi'nin anahtarı, Ehl-i Beytt'en, Hoca Ahmet YESEVİ'ye, oradan Horasan'a yansıyıp, oradan da birer Manevi Füze olarak Anadolu'ya atılan Aksaraylı Hamid Hazretleri'nin Ankaralı Müridi Hacı Bayram-ı Veli'de idi. Hacı Bayram-ı Veli'de, birincisi; İstanbul'un kalelerinin, ikincisi ise kendisinden 500 sene sonra Başkent olacak olan Ankara'nın Manevi Anahtarları gizli idi. Ankara'nın ileride Başkent olacağını bildirmekle; Osmanlı'nın ömrünün tamamlanacağını ve tükenmek üzere olan bir milletten yeni bir Türk Devletinin doğacağını ve bu devletin Fatihi'nin de Mustafa Kemal ATATÜRK olacağını söylemek istemişti adeta... 

Fatih'in babası Sultan II. Murat, Hacı Bayram'la daha ilk görüşmesinde onun yüceliğini keşfetmiş ve gönlünde yatan isteği dile getirmekte acele etmişti. Hacı Bayram-ı Veli'ye şöyle demişti: 

"Himmet etseniz de şu İstanbul işini bitiriversek" deyiverdi. Hacı Bayram Hazretleri güldü ve o sırada yerde oturmakta olan Küçük Mehmet'le kapının yanında duran Müridi Akşemseddin'i işaret ederek; "Sultanım, o iş(fetih) şu Beşikteki çocuk ile Eşikteki Köse'ye(Akşemseddin'e) nasip olacaktır." dedi. Yüce Veli, geleceği adeta kader ekranında okumüştu. 

Yüce Allah Sevgisi ile dolu olan ve her üç geceden birinde Peygamber Efendimiz'i(sav) mutlaka rüyasında gören II. Murat, Hacı Bayram'ın bu müjdesi üzerine Küçük Mehmet'in yetiştirilmesini Molla GÜRANi' nin ellerine teslim etti. Molla GÜRANİ, Hikmetler Diyarı Horasan İlinden gelen mâna nakışlarını Küçük Mehmet'in gönlüne nakşetmiş ve bu şerefli vazifeyi daha sonra Akşemseddin'e devretmiştir. 

İstanbul'un çevresindeki topraklar alınmış, Anadolu Hisarı'ndan sonra. Onun stratejik bir tedbir olarak 4 ay gibi bir sürede Rumeli Hisarı'nı inşa ettirmesi, bu günün imkanları ile dahi olağan üstü bir başarıdır. O Hisar ki; kuş bakışı Kufi Hatlarla "Muhammed" ismini resmetmekte ve Bizans'ın sinesinde silinmez bir mühür teşkil etmekteydi. Fatih, ebediyyen duracak olan bu eserin mimarisini sadece o zatın(Hz. Muhammed) doğduğu ayda başlatmıştı. Efendimizin dünyayı şereflendirmesi, Rebiulevvel Ayının 12. Pazartesi gününe rastlar. 1452 senesinde bu gün 3 Nisan Pazartesi gününe rastlamıştı. 

Hisar'ın bitirilme tarihi de son derece dikkat çekicidir. Yüce Hakan, Hisar inşaatında çalışan 5000 usta ve yaklaşık 10000 işçiyle birlikte, Paşaları da dahil olmak üzere gerektiğinde taş taşımış ve Hisar'ın Peygamberimiz'e(sav) ait Reğaip Kandili gününde bitirilmesi sağlanmıştır. Bu tarih, 1452 yıl&




 


Diğer Makaleleri

- O'NA UYAN KURTULUR / Tarih : 2017-04-21 09:48:24
- Asâkir-i İslâm- İslam'ın askerleri Türkler / Tarih : 2017-04-14 10:21:31
- ASR SURESİ'Nİ ANLAMAK VE HAYATA HÂKİM KILMAK / Tarih : 2017-03-31 09:55:34
- ALLAH'A AÇILAN MANEVİ PENCEREMİZ NAMAZ / Tarih : 2017-03-25 08:33:51
- İMANIN ŞARTLARI - KAZA VE KADERE İMAN (1) / Tarih : 2017-03-19 09:24:12
- HİÇ KİMSEYE ALLAH SENİ AFFETMEZ DiYEMEYİZ / Tarih : 2017-03-06 08:22:12
- Allah Şirkten Başka Her Günahı Bağışlar / Tarih : 2017-03-02 13:31:17
- İNSANDA ALLAH KORKUSU NASIL TEZAHÜR EDER? / Tarih : 2017-02-26 09:40:26
- ALLAH TEÂLA'DA GÜZEL AHLAKI SEVER / Tarih : 2017-02-12 09:06:41
- TÜRK MİLLETİNDENİZ İSLAM ÜMMETİNDENİZ.. / Tarih : 2017-02-02 08:18:38
- İNSANLIK ADALETTEN İBARETTİR / Tarih : 2017-01-24 08:50:06
- BU ÜMMETİN BOZGUNLUK SEBEBİ MAL TUTKUSUDUR / Tarih : 2017-01-21 09:04:19
- İSLAM'DA MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK / Tarih : 2017-01-18 09:27:46
- İŞİMİZİ İBADET ANLAYIŞI İLE YAPMALIYIZ / Tarih : 2017-01-14 11:13:56
- GÖNÜL ADAMI KİMDİR? / Tarih : 2017-01-10 09:02:17
- KUR'ÂN-I KERİM'DE AHLAK / Tarih : 2017-01-08 09:28:30
- HARAM VE ŞÜPHELİ ŞEYLERE YAKLAŞMAYALIM / Tarih : 2016-12-26 09:03:33
- MANEVİ ASANSÖRÜMÜZ NAMAZ / Tarih : 2016-12-21 08:23:02

Diğer M. Günay SIDDIKOĞLU Makaleleri : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10  İleri »